Pera Apartmanında bir gece yarısı
Kategori: Öyküler Yayın tarihi: Cumartesi, 01 Ekim 2011 21:21 Gösterim: 440
Orospu çocuğu! Sen beni bilmezsin. Ama alacağım hesabı. Bekle sen bekle!
Karanlık koridorda yürüyordu. Çizmesinin fermuarını düzeltti. Yüzünde Arif’in salyalarını hissetti. Ansızın midesi bulandı. Zamanın böylesine karşı koyası geliyordu. Arif er ya da geç cezasını bulacaktı. Her şeyi yapardı. Eteğini de düzelttikten sonra bara açılan kapıyı açtı. Yüzüne ezik bir serinlik geldi. Bara gidip oturdu. Çevresine baktı, tanıdık kimseler yoktu. Aklı alacağı intikamdaydı. Bütün ruhu isyana kalkışmış, niye cebinde ufağından bir bıçak gezdirmemiş, neden kalbine saplamamış o orospu çocuğunun? Barın aynasında yüzünü gördü. Kaşları çatık, ince, keskin, acımasız bir kılıç gibi. Kaşları her şeye ansızın hazır… Sonra Selim geldi. Kara çocuk derdi ona. Selim bir başka bakardı gözlerine. Biliyordu. Selim tutkundu ona. Daha niceleri gibi hem de. Fakat geride bir o kalmıştı sanki. Lakin şimdi Selim’in bakışlarını, hafiften titreyen elini görecek, dikkat edecek hali yoktu. İçinde palazlanmış bir Arif, sigara kokan kahverengi masaya yapıştırılmış bir yüz ve gelip giden düşünceler. Dayanacak gücü kalmamıştı. Arif’in böylesine saldırgan oluşu, bedeninden nefret edişi her şeyi ört bas ediyordu. Oysa kin beslemeliydi. Sonunu ve olacakları düşünmeden, serin gölgede intikam almalıydı. Aklından çıkmıyordu o masa ve sigara kokusu. Midesi yine bulandı. Ama Selim iyiydi. Kendi halinde sessiz bir çocuktu. Bildiği anasını terk ettiği… Ara sıra düşünürdü onu fakat sonunda illaki dalga geçerdi. Selim ona tutkundu ama o asla. Başka şeylerin, bilinmedik güçlerin peşinde olmalıydı. Bazılarına hayat bunu üçten fazla öğretir demişti annesi. O bunu üçten fazla öğrenmişti. Uzak bir şehirde orospuluk yapıyordu annesi. Sonra kovuldular… O da terk etti her şeyi. Birçok göz tarafından beğenilen kadın oldu gencecik yaşında. Ve o. Gecelerin içinde ne canların başını aldı. Ne canların içini ürperti. Kim baksa korkardı ondan. Böyle yetiştirdi kendisini. Yalnız iki kişi. Arif ve Selim. Ondan asla korkmadılar. Ara sıra buna da sinir olurdu… Selim viskisini önüne koyarken kapıyı açan Arif koca göbeğiyle bara geldi. Umursamadı bile. Ama göz ucuyla sigara dumanının esrarından Arif’e bakıyordu. İçindeki nefret tekrar yükseldi. Gözünün önünden kırık bardaklar, Arif’in parça parça yüzü, gözünün önünden annesi geçip gidiyordu. Elleri titremeye başladı, hemen bardağı bıraktı, arkasına döndü. Hiç kimseler zayıflığını görsün istemiyordu. Barın ışıkları yavaş yavaş sönmeye başladı. Çok geçmez biri sürü sülükle dolacaktı buralar. Acısını hissetti, sinirlendi, Selim geldi yanına, yüzüne bakıp gülümsedi.
“Naber kara çocuk.”
“Hiç. İyi.”
İyi çocuktu Selim. Biliyordu bunu. Ama iyi çocukları da sevmezdi. Kendi günahları, yakıp gittiği bedenler geldi aklına. Utandı aynadaki kendisinden. Oysa ayna ancak yansımaydı. Sevmiyorsa hiçbir şeyi, bu kendisinin suçu değildi. Esrara alıştığından, bar taburesinde nasıl bacak bacak üstüne atılmasını öğrendiğinden beridir böyleydi bu hikaye. Nefre et. Asla acıma. Savur gitsin. Öyle de olmuştu. Savurup gitmişti. Uzak bir yerde annesi hala orospuluk yapıyordu. Babasını hiç tanımadı. Zor şeylerin üstesinden hep böyle geldi. Ama sırada Arif vardı. Üç yıldır tanıyordu Arif’i. Zordu. Üç yıllık koca bir nefretti bu. İlk zamanlar umursamamış, aldığı, kazandığı paraya bakmış, köşe bucaklarda, karanlıklarda, yataklarda, aynaların karşısında hiçbir şeyi düşünmeden, hiçbir şeyden yoksunluk hissetmeden yaşamaya çalışmıştı. Ama yeter! Dedi bir sabah. Yok edecekti Arif’i. Fakat nasıl?
“Sen yıldızlara inanır mısın? Çok yukarıda bizi bilenleri varmış. Küçükken annemin oda arkadaşı anlatırdı. Böyle büsbüyük olanları bile bilirmiş yaptıklarımızı. Eskiden hep yıldızlara bakardım. Beni tanıyanını bulmaya çalışırdım. Sonra her nedense unuttum. Ama bak! Hepsi de yukarıda şimdi. Acaba hangisi biliyor bizleri? Bi bira daha versene.”
“Çok içmedin mi bugün?”
“Öf ver hadi. Hem bak bütün yıldızlar burada. Tam tepemizde. Sen neden hep sessizsin.”
“Sana öyle geliyor. Sessiz falan değilim.”
“ eee be kara çocuk. Konuşsana o zaman. Beni seviyorsun değil mi? Utanma söyle hadi. Biliyorum. Mekana geldiğim ilk gün, taa o günden beridir sürekli üzerimde gözlerin.”
“Arif’in yanında ne yaptın bugün?
“Karıştırma orasını.”
Sustular. Gece. Selim, siyahın yıldızlarına baktı. Sırıl sıklam aşıktı. Biliyordu bunu. Ama
Her şey durağandı onun için. Daha geçen gün evdeki ihityar, dedesi, Allah belasını versin öyle dedenin. Zil zurna sarhoş kendi anasına küfür ediyordu. Bazen ölümüne susası geliyordu. Ayşe’yi ama, hep başka hayallerin içinde düşünürdü. Biliyordu ama. Arif’in koynuna gözü kapalı girdiğini biliyordu… Sonra Ayşe’nin anlattıkları, annesinin orospu oluşu… Gecenin birinde bir abi demişti ona. Hikayesi kötü olan her zaman kazanır kumarı. Öyle de olmuştu. Herkesin hikayesi kötüydü ama. Kazanacak kumar kalmamıştı. Fakat Selim, kimselere söylemezdi hayallerini. Alışkanlıktan öte bir ruh halini aldı bu. Ayşe, güzel gülerdi, Ayşe, güzel bakardı, Ayşe kendisine de iyi bakıyordu. Ama ara sıra seslerden yine nefret ettiği, her şeyi yakıp yıkmak istediği, rüyasında annesinin zevk inlemelerini duyduğu bir gece, uyanıp yüzündeki terleri sildikten sonra Ayşe’yi düşünmüş, onun için yapamayacağı şeyin olmadığını anlamıştı. Aynı gece yan dairede kanı bol bir cinayet işlenmişti. Adam, beş altı yıldır görmediği eski eşine önce tecavüz etmiş sonra iki çocuğunun boğazını kesip karısına bir kurşun sıkıp, kalan son kurşunu da kendi kafasına… Ama ölmedi kadın. Eve de bir daha hiç gelmedi.O gece polisler gelmişti evlerine. Dedesi yine sarhoştu. Kapıya kusup polislerden yiyeceği dayaktan zor kurtulmuştu. Her şeyin en çetin kararı, karanlık bir gecenin sireninde verilip gitmişti. Selim cesaretli miydi? Sabaha kadar aynanın karşısında bunu düşünüp durmuştu. Yazgı denilen şey, her zaman cesaretli olanların elindeydi. Ve genellikle samimi yahut samimi olmayan kötüler hükmediyordu yazgıya. Annesi babasını terk edip Selim’e hükmetmiş, babası, bir ekim günü, hani gündüz gözüyle her şeyi terk edip hükmetmiş, bütün akrabaları kendisini yok sayıp hükmetmiş ve sonunda irite edici bir yapaylık Selim’in etrafını sarmıştı. Çok zaman alkolik dedesinin kendi anasına sövmelerine, gece yarıları olmadık çığlıklarla uyanıp yazgısını öylece, sessizce ve sabahın ilk ışıklarına kadar düşünür, bu garip küskünlüğe alışmaya çalışıyordu.
Gece barda kavga çıktı yine. Bir iki masalık kan yerde öylece bekliyordu. Barın arkasında Arif sinirle herkese bağırıyordu. Selim, elleri önünde bağlı bekleyenlerin arasında yere bakıyordu. Adamın teki, zil zurna sarhoş, haplı üstelik, baristalardan birine bıçağı takıp ortalığı kan gölüne çevirince, dış kapıdaki Arif’in adamlarından biri, Cemil, çekip silahı adamın ense köküne sıkıvermişti. Üç saate yakındır herkes polislerle uğraşıyordu. Şehirde insanlık çıldırmış, hele böylesine saatlerde, Selim’in aklında bir telaş, kafayı yiyenlerin uğultuları, adamın baristanın sırtına bıçağı saplaması… Yazgı yeniden dönmeye başlamıştı. Polisler üç beş kişinin ifadesini alıp gittiler. Yerdeki ölüleri de götürenler bulundu fakat, ölümüne bir sessizlik vardı dışarıda. Sonbaharın delice rüzgarı kendisini yoran her şeye karşı bir kez daha saldırıyordu. Ve Selim, burada olanların dışında her şeyin sesini duyuyormuş gibi sessizdi. Oysa anlamaya çalışıyordu. Uzun zamandır da Ayşe yoktu ortalarda. Fakat birkaç yağmurlu gece önce evine gelen telefona sarhoş dedesi çıkmış, “Ayşe kim ulaaann!! “ diye böğürüp telefonu yere çarpmıştı. Odasından fırlamış fakat yetişememiş, hınçla dedenin odasına dalmış, biran her şeyden vazgeçip odasına geri dönmüş sabaha kadar öylece yine ama yine düşünüp durmuştu. Şimdi ise kozlar Arif’in elindeydi…
“Bana bakın lan amına kodumun çocukları! Ayşe’yi hemen bulacaksınız. Onun anasını sikeceğim. Benim malımı çalmak ne lan! Orada burada fink atıyormuş orospu.”
Ahmet’in üzerine yürüdü ayırdılar. Oysa biliyordu. Fakat içlerinde en sessizi oydu. Şimdiye kadar ne dediyse yapmıştı. Bu sessizliği garip bir ürpertinin içine sokuyordu Arif’i. Fakat, ikisinin birden arkasından iş çeviriyor olmalarına deli oluyordu. Dört gecedir kanlı bir intikamın planını yapıyordu. Masasına oturuyor, kimseyi istemiyor, karşıdaki aynaya bakıyor, barın sesini dinliyor, kolundaki altın bilekliği dişlerinin arasına alıyor ve düşünüyor, önce hangisinin kafasını kopartmalı? Fakat o ürperti. Kimsenin baktığı gözleri Selim’inki gibi değil, kimsenin suskunluğu onunki gibi değil, kimse de olanın bitenin farkında değildi. Bardaki bu kavga, bu iki ölüm boşuna değildi. Ayşe’nin parmağı vardı bu işte. Ama nasıl kör kütük aşıktı ona. Herkesi yolladıktan sonra koltuğuna oturdu. Genzi yanıyordu, çıkarıp hınçla bir sigara yaktı, küllük dolmuş, çocuklardan birini çağırdı, gelen Selim olunca ürktü, elini yavaşça ceketinin ön cebine attı, bıçağın kabzasını kavradı, Selim’in gözleri sanki kendisini görmüyordu. Daha da sinirlendi, fakat her şeyi enine boyuna hesap etmeliydi. Gıcıklayıcı bir sabırla susup, küllüğü uzattı. Selim de uzanınca içi yine bulandı ama hissettirmedi. Seviyordu Ayşe’yi. O gittiğinden beridir hiçbir kevaşeyi gözü kesmiyordu. Geçen gece de kenarında uyuya kalan bir oğlanı öldürecekti neredeyse. Arif yine yapacağını yaptı dediler sonra. Ama onun aklı hep Ayşe’de ve Selim’deydi. Selim’i bir haftadır da izletiyordu. Fakat bu çocuğun eve gidip ışıkları kapatıp yatmaktan başka işi yoktu. Çok nadiren arada sırada apartmanın beşinci katından bağırışlar, fakat ince, böyle sanki birileri derin bir rüya görür de başkaları birkaç oda öteden onun inlemelerini, olur olmaz iç çekişlerini duyar gibi. Ha var, ha yok! Öyle dedi iki adamı. İkisini de farklı saatlerde gönderiyordu. İçi ürperiyordu Selim’den. Ama hep alıştığı şeylerdi bunlar… Arkadaşlarından birisinin adamı Nihat’mıydı ne? Bu Selim’in kaldığı mahalledeki eski gazinonun sahibi Ayşe’yi görmüş güpegündüz. Hızlı hızlı sigara içiyormuş. İnanmadı. Bu ölümlerden sonra söylentiler iyice yayılacaktı. İşte o zaman Arif’in bittiği andı. Şimdi de bekçiliğe yolladığı adamları bekliyordu. Adamların hallerini merak ediyordu. Acaba görüp de mi söylemiyorlar? Şüpheler beyninde sürüp gidiyordu. O evde ihtiyarın biri. Söylediklerine göre sabah akşam ayyaş gezermiş. Eskiden yazar mıymış, şair miymiş, ne sikimse!
Üç gündür kapalıydı bar. Polisler, ikinci gün herkesi karakola götürmüştü. Arif çıldırıyordu. Bir ay daha açılmayacaktı. Ortalarda bir Ayşe lafıdır dolanıp duruyordu. Geçen gece aramıştı yine. Ondan önceki gece ulaşamadığını, derhal görüşmeleri gerektiğini, kendisini çok sevmesini, çünkü inanacak kimsesi kalmadığını bir çırpıda söyleyivermiş, tam Selim konuşacakken karanlığın içinden bir uçak geçmiş, eski telefon hattan düşmüştü. Şeytani bir sessizlik daha o dakikadan sonra bazı şeylerin yer değiştirdiğini söylüyor, olmadık soruların peşinde koşturuyordu.
“Sen işe gitmiyor musun lan?”
“Bar kapalı. Kavga çıktı. Bir ay kapattı polisler”
“Orospu çocukları!”
Dede sallana sallana odasına gitti. Selim kalkıp çekmeceleri karıştırdı. Birkaç senedir siyah bir tabancanın varlığından haberdardı. Ama her şeye nasıl alıştıysa dedesinin de ansızın intiharına, böyle gelecek bir haberin olağanlığına da öylesine alışıktı. Adaya gidip Ayşe’yi alacaktı bugün. Saat on beş otuzdu, sıcak bir sonbahardı. Daha iki saati vardı. Fakat silahı yanına almaktan korktu. Koyu bir gömlek giyip çıktı evden. Adamın çıldırıp önüne geleni kestiği dairenin kapısını gördü. Hiçbir şey hissetmedi. Bu da olağanlığın, hareketsizliğin bir sonucuydu. Hafiften karnı açtı ama. Bile bile yemedi. Ayşe ile balık ekmekçide birer balık ekmek atıştırırlar kimsecikler de onları görmez, yakalayamaz hatta umursamazlardı bile. Sokağın yokuşundan inerken içinden bir ses keşke silahı alaydın dedi. Dönüp almak istedi ama o olağanlık yine başındaydı. Dudaklarını ısırıp güneşin bittiği, yokuşun derinleştiği yere doğru hızla yürüdü. Kenarından köşesinden hayata tutunan gri renkli insanlar geçiyordu yine kenardan köşeden. Selim ise yazgısını düşünüyordu. Mide bulantılarını, annesinin çığlıklarını. Aslında herkes annesini terk etti bilirdi. Fakat dedesinden başka kimse annesinin onu kapı dışarı ettiğini bilmezdi. Bunu hatırlayınca, o zor olasıca geceyi, her şeyin ansızın grileştiği, tıpkı bu insanların hareketleri gibi, önceden belirlenmiş bir yapaylık içinde devam ettiği o anı, ne zaman hatırlasa kendi içinde bile susardı. Yeri geldiğinden hiçbir şey düşünemeyen adamlardan ya da gençlerden biriydi o. Esmerdi, orta boyluydu, kara kaşlıydı… Suskundu ve fakat Ayşe’nin kendisine kara çocuk demesine bayılıyordu. Vapurun trabzanlarına tutunurken ucuzluk pazarından dönen teyzeler geçiyordu yanından. Ondan bundan konuşup kendilerince dertleşiyorlardı. İleride bir yerde pek de gri durmayan iki genç ateşli bir inanç ile bildiri dağıtıyorlardı bıkmadan. Sıra kendisine gelince denize baktı, gençlerden biri sarı alınlı mavi gözlüydü. Onlar da pek umursamadılar. Ama şaşırmıyordu. Olağanın içinde deli gibi inandığı şeyler vardı insanların. Vapur iskeleye yanaşınca büfenin içinden pos bıyıklı biri çıktı, göbeğinden çektiği nefesi düdüğüne verip uzun bir çığlık attı. Tahta köprülerden zıplarken çok defa bu tarafa gelmek istediğini hatırladı. Belki Ayşe ile burada yaşarlardı. Belli mi olur dedi içinden bir ses. Ayşe’nin verdiği adres eski bir pastanenin dış masalarını gösteriyordu. Gidip oturdu. Yarım saate gelirim demişti. Sakına sakın kalkıp gitme. Garson geldi, künefe yoktu, çay söyleyip yanına kuru pasta istedi… Nasıl olsa balığı Ayşe ile yiyecekti. Garson genç çayı koydu kurabiye hemen geliyor abi, karışık demiştin? Diye sorup yan masadakilerin siparişlerini aldı. Selim cebinden telefonunu çıkardı. Çevresine göz gezdirdi. İnsanlar yine girydi. Çok uzakta geldiği koyda güneş hafiften eksiliyordu. Aklına çocukluk hayalleri geldi. O zamanlar Kızılderilileri çok sever, hep onların çizgi romanlarını okurdu. Bir gün Chef Wahoo olacağım diye hayaller kurar, atının diğer çocukların atlarından daha güzel olduğu düşünürdü. Kızılderililer annesiz yaşar diye bir şey okumuştu uzun zaman önce. Düşünmeyi bırakmadığı, saldırdığı zamanlardı. İçi acımıştı Chef Wahoo’ya. Oysa Selim’in hayalleri bambaşkaydı. Bir daha Kızılderili çizgi romanlarını okumadı, ansızın çıkan kavgalarda Yankee’lere karşı Chef Wahoo ve arkadaşlarını tutmaktan vazgeçti. Vakit bir saat öteye gitmişti. Fakat Selim, kanosuyla denizin üzerinde sakin sakin sallanıyordu. Ayşe yarım saat dedi, sakına sakın kalkıp gitme dedi. Fakat kimse gelmemişti. Sonbahar rüzgarı üç beş yaprağı denizin kenarına iteliyordu. Yan masadakiler çoktan kalkmış Selim ikinci çayını söylemişti. Telefonuna baktı öylece. Arayacak bir yer de yoktu. Çaresizliği hisseder gibi oldu. Ama içi daha kötüydü. Yenilgiye uğramıştı Chef Selim ve arkadaşları. Bir saati aşkındır bütün insanlar hareket halindeyken o yoktu. Karnı kazınıyordu. Ayşe telefon numarası vermemişti. O aşağılık uçak var olduğundan beridir özellikle geceleri, korkuyla beklerdi zil seslerini. Avucunun içinde çay kaşığı, diğer elinde dönüp duran telefon… Yeşilimsi, kurbağa yeşili bir sinir yahut cansız bir gerilim hissetti vücudunda. Ansızın esen bir rüzgar korkutmasa da üşüttü. Ayağa kalkıp vapurların oraya gitti hesabı ödedikten sonra…
Mahalleye giden yokuşu tırmanırken beş altı saattir hiç gelmeyen Ayşe vardı içinde. Merak içindeydi. Hava esintili, hafif bir soğuk, elleri cebindeydi, eğri gövdesi Ayşe’nin varlığını düşünüyordu. Yokuşu çıkarken hiç zorlamadı kendini. Yine aynı apartmanın beşinci katıydı ne de olsa. Fakat bilmediği bir şey vardı. Bilmediği ve içini korkutan bir şey... İçin için hissediyordu bunu. Aynı apartman, aynı yokuş, birbirine benzeyen sesli sessiz ve griden insanlar, arabalar, aynı dede, aynı alkolik oda, karşıdaki aynı kanlı daire, aynı düşünceler! Ya bilinmeyen? Apartmanın önüne geldiğinde gece yarılamıştı kendini. Birkaç araba duruyordu. Dairelerin ışıkları cansız, köşedeki tekel bayide adamın teki uyuklayarak maç izliyordu. İçinde kırıklık hissediyordu. İskelede domatesi bol balık ekmek yaptırmış fakat Ayşe’nin yokluğunu hissedince karanlık bir köşede kedilere atmıştı. Açtı karnı. Ama onu merak etmek daha kötüydü. Biliyordu. Yazgı denilen adi küflü makine merakın içinde asla çalışmaz, inadına dondurduğu zamanın içinde ne kadar mide bulandırıcı şey varsa önüne yığıveriyordu. Böyle karanlık düşünerek, midesi hafiften bulanarak çıktı merdivenleri. Her katın merdiveninde sarımsı bir lamba yanıveriyor, bir aşağıdaki karanlık yeniden başlıyordu. Dedesinin sesini duymuyordu bu defa. Uyuduğunu düşünüp rahatladı. Karşı daireye bakıp adamın kestiği çocukları düşündü. Olağanın, durağanlığın bir parçasıydı hepsi. Kapıyı açtı. Alnında bir yanma hissetti, yere yığıldı…
Bir silah daha patladı iç odanın koridorundan. Arif kafasındaki kanlara dokunarak koltuğun üzerine düştü. Sonra kapı kapandı. Kısacık bir sessizlikten sonra dış kapının aralığından Ayşe elini uzatıp içeriye girdi. Elinde silah vardı. Namluyu kendisine doğrultan ihtiyara doğrulttu. İhtiyarın sadece kolu görünüyor, hırıltılı nefesi duyuluyordu. Selim yerde kanlar içinde yatıyordu….
Birilerinin kazanması gerekti. İyi ya da kötü…
Yazar: Hisli Karga






