Tabut.net - Edebiyat kisvesinde aşırı sanat!

Önce bir içki istiyorum

Sabah beşte traktörle yoldan aldılar. Römorkta işçi kadınlar ve adamların arasına salyangoz gibi büzüştüm. Punk üniforması denebilecek bir kılıkla daha önce yapmadığım bir işe gidiyor oluşum haleti ruhiyemde belirsizlik yaratıyordu. Buna rağmen heyecanlı olmalıydım ki evden çıkmadan yapmama rağmen çişim gelmişti. Kadınlar ve çocukların renkli kıyafetleri içinde bana bakmaları kendimi farklı hissetmemi sağlasa da içten içe hem tedirgin oluyor hem de karşılaşacağım bir çift güzel gözle bakışabileceğim düşüncesiyle traktördeki kalabalığı tarıyordum. Konuşmuyorlardı. Sadece bazı gözler güzeldi ama yaşlıydı. Bakarak zaman geçirilebilcek gibisi yoktu. Hemen hepsi Kürt'tü. Kara kuru adamlar sigara içiyorlardı. Yanaklarını içe çökerte çökerte Tekel 2000'e asılıyorlardı. Pipetle makarna yiyor gibiydiler. Ben Birinci içiyordum. Parasızlıktan. Utandığım için cebimden buruş buruş olmuş pakedi çıkartmadım. Buna zaten olanak da yoktu. Pantolonum çok dardı ve aralarına sıkıştığım adamlar kıçlarına dokunmaya çalıştığımı sanabilirlerdi ve bu onları eminim çok kızdırırdı. Genellikle kavga sırasında -kazansınlar kaybetsinler- bıçaklamayı tercih ediyorlardı. Bıçaklanmayı pek sevmiyordum.

Traktörün tekerleğinin üstünde dayıbaşı oturuyordu. Arkadaşımın annesi. Onun sayesinde o işi bulmuştum. Yaşlı kadın traktör kasasındaki tüm amelelerin başıydı. İş için arkadaşımla yanına gittiğimde altları morarmış gözlerime baktı. Cılızlığıma, uzun sarımsı saçlarıma, küpelerime ve montumun üzerindeki çengelli iğneler ve asma kilitlere. Olur, dedi arkadaşıma; gelsin bakalım. Dayıbaşından torpilliydim. Öyle sanıyordum. Değildim. Kahvehaneden toplanan amelelerden biriydim sadece. Sadece önerilmiş bir amele adayıydım.

Traktör anayoldan çıkıp toprak yoldan tepeye doğru tırmanmaya başladı. Çok geçmeden durdu. İndik. Dayıbaşı bana bir sopa vermelerini söyledi. Verdiler. Elimdeki kalın sopayla çevreme bakındım. Kesilmiş ağaçlar yamaçta kurumaya bırakılmıştı. Gözalabildiğine defne. Şimdi yaprakları, mangal şişlerinde malzemelerin aralarına dizilecekti. Bu kadar çok yaprak kullanılsın diye kaç koyun kesecek, kaç balık tutacaklardı acaba?

Çevremdekiler işe koyulmuşlardı bile. Kimse konuşmuyordu. Esir kampında kaderine razı yahudiler gibiydik. Ayaklarımıza pranga da bağlanmalıydı. Henüz işe başlamadan isyan planları yapmaya başlamamın tümüyle tembelliğimden olmamasını diledim içimden. Her şey yolunda giderse sabah Ankara'da sevgilimin yanında olabilecektim. Onun beni bir kez daha tren istasyonunda karşılamasını görmeye gidiyordum aslında. Eğer beni karşılamaya gelirse ona evlenme teklif edecektim. Hayatım boyunca kimse için bu kadar değerli olmamıştım. O gelseydi ben de onu karşılayabilirdim ama benimkisi içsel bir davranış, standart prosedür. Gelen karşılanır, giden uğurlanır.

Defne yapraklarını elimdeki bir metreden uzun, kalın bir dal parçasıyla döverken kendimi önemli hissettim. Çişim geçmişti. Defne yapraklarına, o dallara karşı güçlüydüm. Onlar çaresizce benim her darbemde yapraklarını ayaklarımın dibine döküyorlardı. Benim her bir ağacı bitirmem yaklaşık yüz vuruşla oluyordu, diğer ameleler ise bunu yirmi vuruşta hallediyor üstüne dökülenleri çuvala da dolduruyorlardı. Bununla ilgilenmiyordum. Derdim tren parası ve Ulus'tan Kızılay'a iki kişilik otobüs parasından başka bir şey değildi. Renklerini çok da yitirmemiş kuru yapraklar döküldükçe gözüme dolan toza aldırış etmiyordum ama avuçlarımın, vurduğum dalın budaklarından acımasına dayanamamaya başlamıştım.

Ara verildi. İnsanlar çıkınlarını açıp yanlarında getirdikleri şeyleri yemeye başladılar. Filmlerdeki gibi domates, salatalık, ekmek, tuz, biber. Mendillerin köşelerine düğüm atıp şapka yapan adamlar domatesi elma gibi ısırıyorları. Güneşten korunabilmek için, öldürülmüş defne dallarının gölgelerini seçtiler. Ben de öyle yaptım. Ama çıkın taşımak gibi bir huyum olmadığı için sadece sigara içtim. Suyumun olmaması ayrı bir sıkıntıydı. Boğazım yanıyordu, ağzımın içi her nefes çekişimde acıyordu. İşçilerin paylaşımcılığı üzerine dinlediğim hikayeler defne işi için doğru sayılmazdı. İşçiler arasında olmasa da ahbaplar arasında sıkı diyaloglar ve alışverişler oluyordu. Ben sıradan bir punk olarak yalnızca uzaylı vebalı arası bir yerde tek başıma tırmalamayı sürdürüyordum.

Yemek arası bitti. Ellerime baktım. Su toplamış ve hatta bir iki tanesi patlamıştı. Adamlar ve kadınların bazılarının ellerine tükürdüklerini gördüm, onlardan iğrendim. Arkadaşımı dalların arasında dallarla boğuşurken gördüm. Ondan su istedim. Buldu getirdi. Yemek borumun bir ucunun daha olduğunu ilk kez o gün anladım. Önce dişlerim sert bir yumruk yemişim gibi oldu, sonra yemek borum soğumaya başladı, ciğerlerim soğudu, sonra midem taş yutmuşum gibi kıvrıldı.

Akşama kadar dal dövmeye devam ettik. Saat beşe geliyorken panikle elimdeki dal parçasını attım, defne yapraklarını çuvala doldurup çuvalı kamyona sürükledim. Dayıbaşı ve oğlu oradaydı. Trenin saatini hatırlattım. Dayıbaşı beni çalıştırdığına pişman halde sadece trene yetecek parayı avucuma tutuşturdu. Arkadaşın kaş göz işaretiyle kadının elini öptüm. En azından artık saygılı bir gençtim onun gözünde.

Duraktan yürümeye başlamış olan Konak otobüsüne yetiştim.

* * *

Doğu Ekspresi'ne yetişmek için Konak'tan Basmane'ye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Trenin kalkmasına on beş dakika kalmıştı. Henüz biletim dahi yoktu. Koyu renkli binaların, saatçilerin, kebapçıların, otel süsü verilmiş kerhaneler ve işportacıların önünden Alsancak punkı olarak yürümek keyif vermese de oraya ulaşacağım tüm yollar aynı havaya sahipti. Laf atanlara dönüp bakmıyor içimden ana avrat sövüyordum.

Yolda Konak'a gelirken kapanmaya başlayan hava kendini koyverdi. Şiddetle artan bir sağnağın altında Basmane'ye hızla ulaşmaya çalışırken önce saçlarım, omuzlarım; montumun yaka kısmından sızan suyla içim, postallarımdan sızan suyla çoraplarım ve siyah kadife pantolonum ıslandı. Havuza atlamış da çıkmış havası taşıyordum artık. Basmane kapısına geldiğimde yağmur durdu. Yolcuların tuhaf bakışları arasında bilet gişesine gittim. Biletçiye parayı uzattım. Kuru olanların ıslak olanları yadırgamasına anlam veremeyerek gişeden ayrıldım.

İstasyonda bıyıklı memur görünümlü bir adamın bakışlarının üzerimden ayrılmadığını farkettim. Trene bindim. Pulman ya da kompartıman bölümlerinde oturacak yer yoktu. Tren Kars'a kadar gittiğinden herkes yerini sağlama almıştı. Kompartımanların valiz yerlerine ayaklarından bağlanmış tavuklar başaşağı sallanıyordu. Tavukların beynine kan gider mi diye düşündüm.

Ayakta kaldım. Değerdi buna. Ne kadar değerli olduğumu bir kez daha görecektim. Tren bir gün sonra on birde Ankara Garı'na girdiğinde o, orada oturuyor, demirlerin üstünde beni bekliyor olacaktı.

Göz takibine takıldığım adam, camdan kompartımanların bulunuduğu koridordaki pencereden dışarı bakarken, beni dışarı çağırdı. İndim. Polisti. Çocuk Şubeden. Kimliğime baktı. Evden kaçıp kaçmadığımı sordu. Kaçmadığımı söyledim. Yalandı. Üstümü ararken gar görevlileri aşağıda yolcu kalmaması konusunda herkesi uyardı. Polis sağ eliyle sol elinin baş parmağının üstüne vurduğu kimliğimi geri verdi. Trene bindim. Bacaklarım titriyordu. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

Trenin tuvaletlerinde metal tadlı suyla ağzımı çalkalayıp ara sıra yanlışlıkla! o suyu yutarak ve koridorda yere oturup uyuyarak yolculuğa başladım.

* * *

Polatlı'dan sonra başımı neredeyse hiç içeri sokmadan yol aldım. Ön vagonlardan birinden tüküren bir piç kurusunun balgamı montuma geldi. Yeni yeni kurumaya başlamış olan montun omuz kısmını yeniden yıkayıp pencereye çıktım. Bozkırı içime çekiyorken, bozkır da beni içine çekiyordu.

Sonsuz perişanlığım sonsuz moralle maskeleniyordu.

Ankara... tren yavaşladı. Pencereden oturduğu demire bakıyorum. Bana incecik parmaklarıyla gülümseyerek el sallayacak, kahverengi gözleri gülecek. Orada yok. İnmemeyi Kars'a devam etmeyi düşünüyorum. Kars'ta bekleyeceğini bilsem gideceğim ama sonsuz moral maskem yok yüzümde. Süzülmüş bir perişanlığın pençesindeyim. Karnım aç. Ama önce biraz içki istiyorum.

Chaotica

    Yorum yaz

    Forumdan Denemeler

    Eserlerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Tabut Edebiyat, telif hakları yasasınca eser teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.